İnsan bazen söylemeden anlaşılmak ister. Bir ötekinin hızlıca görmesini, anlatmanın yoruculuğunu kestirme bir yoldan aşmayı arzular.
“Söyledikten sonra istediğim şeyi yapsa, beni anlasa ne anlamı var ki?” diye sorar.
Sahi, ne anlamı var?
Bir bebek, dünyaya geldiği andan itibaren kendini sözel olarak ifade edemez. Açlığını, korkusunu ya da huzursuzluğunu dile dökecek bir dili henüz yoktur. Buna rağmen, ihtiyaçlarıyla birlikte görülmek, anlaşılmak ve karşılanmak ister. Donald Winnicott, “yeterince iyi” bakım verenin bebeğin duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarına uyumlandığında, sanki onu “tahmin ediyormuş” gibi görünebileceğini söyler. Ancak bu, bir zihin okuma değil; duygusal olarak ayarlanmış bir dikkattir.
Bu deneyim sayesinde bebek şu hissi edinir:
“Ben hissettiğimde, biri bunu fark edebiliyor.”
Bu yalnızca anlaşılmak değildir. Bu, varlığın doğrulanması, benliğin fark edilmesi ve bir öteki tarafından görülmenin ilk izidir.
Ancak bu uyum her zaman kusursuz değildir. “Yeterince iyi” olan bile zaman zaman kaçırır, yanlış anlar, gecikir. İşte bu noktada Wilfred Bion devreye girer. Bion’a göre bebek, duygularını başlangıçta ham ve işlenmemiş biçimde yaşar. Bu anlamlandırılamayan parçalar—beta öğeleri—bebek için taşınamazdır ve bakım verene aktarılır. Bakım veren ise bu duyguları işler, düzenler ve daha katlanılabilir bir formda bebeğe geri sunar: alfa işlevi.
Yani biri, senin taşıyamadığını alır; onu tutar, sindirir ve sana geri verir.
Bu, anlaşılmanın en ilkel biçimlerinden biridir.
Bazen insan, anlatmak yerine birinin onu taşımasını ister.
Bebeklikte bu, hayatta kalmak için gereklidir.
Yetişkinlikte ise çoğu zaman ilişkileri sessizce zorlayan bir beklentiye dönüşür.
Söylemeden anlaşılma arzusu, derin bir görülme ihtiyacını barındırır. Heinz Kohut’a göre ötekiler yalnızca “diğer insanlar” değildir; aynı zamanda birer kendilik nesnesidir. İnsan, kendini bütün ve değerli hissedebilmek için başkalarının bakışına ihtiyaç duyar. Bu yüzden anlaşılma beklentisinin ardında çoğu zaman onaylanma, görülme ve değerli hissetme arzusu yer alır. Bu da duygusal bir aynalanma ihtiyacına işaret eder.
Anlatmak, bir ihtiyacı ifade etmektir.
Ancak bazı anlarda, anlatmadan anlaşılmanın o ihtiyacı “hiç eksik olmamış” gibi hissettireceğine dair bir inanç devreye girer.
Jacques Lacan’a göre ise insan, doğası gereği bir eksiklikle yaşar. Bu eksiklik, tamamen giderilemez; aksine arzunun sürekliliğini sağlayan şeydir. Söylemeden anlaşılma arzusu da, bu eksikliğin hiç var olmamış gibi hissedilmesini vaat eder. Bu nedenle arzu, tekrar tekrar buraya yönelir.
Oysa insan, ne hissederse hissetsin, onu ancak eksik bir şekilde ifade edebilir—hatta kendisine bile.
Bu yüzden her anlatım biraz yarım, her anlaşılma biraz eksiktir.
Ancak bu eksiklik bir kusur değildir.
Bebeğin ihtiyaçlarının hiçbir zaman eksiksiz karşılanmaması, onun benliğini kurabilmesinin ön koşuludur. Çünkü bu eksiklik sayesinde bebek, annenin kendisinden ayrı bir öteki olduğunu fark eder. Savunmalar, gerçeklik algısı ve kendi ihtiyaçlarını tanıma kapasitesi, tam da bu eksik deneyimler üzerinden gelişir.
Bu nedenle, söylemenin anlaşılmanın değerini düşürdüğü düşüncesi, çoğu zaman geçmişte karşılanması mümkün olmayan bir ihtiyacın tekrarına benzer.
Söylendiği anda, anlaşılma “eksik” hissedebilir.
Ama eksiklik, aynı zamanda büyüten, dönüştüren ve yeniden kuran şeydir.
Söylemek, anlaşılmanın değerini azaltmaz.
Aksine, onu mümkün kılar.
Kaynakça
- Freud, S. (1899), Rüyaların Yorumu
- Brenner, C. (1974), Psikanaliz: Temel Kavramlar. pp. 159-179
- Arlow,J., & Brenner, C. (1964), Psychonalytic Concepts and the Structural Theory. New York International Universities Press